Yiğit Günay’ın haberi…
Türkiye’de yalnızca iç dinamiklere bakanlar, bir gerçeği göremiyor: Türkiye’de büyük bir tıkanma yaşanıyor. İktidar, panik halinde durumu kurtarmaya çalışıyor. Gelinen nokta, son bir buçuk ayda bölgede yaşananlarla bağlantılı.
Türkiye’de artık yalnızca AKP karşıtları değil, iktidar yanlıları da bir sonraki iktidarın nasıl şekilleneceğini tartışıyor.
29 Eylül Pazartesi günü T24’te yayımlanan söyleşide Cansu Çamlıbel, eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal’a bunu soruyor:
“Yani siz bu üst düzey diplomatik üslupla aslında şunu söylemiş oldunuz; Türkiye’de barışçıl yollardan ve serbest seçim yoluyla iktidar değişikliği olup olmayacağı bugün için bir soru işaretine dönüşmüş durumdadır. Yanlış mı anladım?”
Köksal yanıt veriyor:
“Yani… Uygulamalardan o sonuç çıkıyor. Bakın, bu İsrail konusu ve Gazze konusu çok önemli.”
Nasıl yani? Türkiye’de iktidar değişikliği, hatta bunun seçim yoluyla olup olamayacağı sorusuna yanıt, beşinci sözcükte niye İsrail’e bağlanıyor?
Köksal devam ediyor:
Bizim geleneksel politikamızın bir ayağı bölgede İsrail ile iyi ilişkiler içinde olmaktır. Unutmayın, İsrail devletini tanıyan ilk Müslüman ülkedir Türkiye. Şimdi tabii, Gazze’de olan bitenin hakikaten affedilir tarafı yok. Ama İsrail ile böyle büyük bir çatışma politikasının içine girmek de Türkiye’nin yararına olmaz. Süratle Filistin devletinin kuruluş aşamasına gelinmesi ve o arada bizim de İsrail’le düşmanca ilişkiler değil oradaki sürece destek olabilecek ilişkilere geçmemiz gerekiyor.
PKK’yle savaşın en yoğunlaştığı 1992’den, Öcalan’ın Türkiye’ye teslimine giden 1998’e kadar geçen sürede MİT’in başında bulunan kişi, esas konusu da bugünkü “çözüm süreci” olan söyleşide, Türkiye’de serbest seçim yoluyla iktidar değişikliği meselesini hiç duraksamadan “İsrail’le iyi ilişkiler kurulması”na bağlayıveriyor.
Gerekçe, başka şeylerin yanında, Suriye:
Ama benim asıl gördüğüm şey şu; Suriye’nin artık Esad dönemindeki gibi tek bir ulus yapısına dönebileceğine inanmıyorum artık. Irak da biliyorsunuz savaştan sonra üçe bölündü ama Irak yine de daha avantajlıydı. Suriye çok daha heterojen, çok daha karmaşık. O nedenle de daha müdahale edilebilir, daha dışardan yönetilebilir bir yapı. Tabii bu tür bir yönetim İsrail’in işine gelir. Bu bizim de işimize gelebilir mi ? Belki… Yeter ki biz Türkiye olarak her koşulda İsrail ile bir ’modus vivendi’ ye ulaşabilelim…
Eski MİT Müsteşarı’nın kulağa pek tuhaf gelen bu saptamalarının anlaşılması, bir süredir Türkiye’de ve dünyada yaşananların anlaşılmasına bağlı.
Türkiye, bir büyük tıkanma yaşıyor.
Pek çoklarının sandığının aksine, bu tıkanmayı anlamak için ülkenin içine, iç siyasete bakmak yetmiyor. Bölgeye, Türkiye’nin etrafına bakmak gerekiyor. Belagatle esas mesajları, medyada öne çıkarılanlarla satır aralarına gizlenenleri ayırt etmek zorunlu hale geliyor. Bir de, en önemlisi, emperyalizm denilen olgunun, Türkiye’yle dışarıdan ilişki kuran bir yabancı değil, Türkiye’nin içinde hareket eden bir belirleyici olduğunu kavramak olmazsa olmaz oluyor.
İsrail’in geleneksel dostları, niye İsrail’in yanında görünemiyor?
Yaklaşık bir buçuk aydır Türkiye’nin iktidar çevrelerinde gözle görülür bir panik var. Her zamanki gibi herkes, durumu, eline filin neresi geçtiyse orasından yorumluyor. Kimisi meselenin kuyruk, kimisi kulak olduğunu duyuruyor.
Tüm bu keşmekeş içinde, kritik kimi mesajlar güme gidiyor.
28 Ağustos akşamı bir diğer eski MİT reisi, şimdinin Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, TGRT’de gazetecilerin sorularını yanıtladı. Tipik sorulara verilen tipik yanıtların ardından Fidan, Filistin meselesi konuşulurken, şöyle bir ifade kullandı:
Bütün bunlar ortaya çıktıkça İsrail’in geleneksel dostlarının da İsrail’le daha fazla beraber görünme, hareket etme lüksü kalmıyor. Günün sonunda herkes bir kamuoyuna hesap vermek zorunda.
Cümleye dikkat edenler, Fidan’ın basitçe batılı devletleri kastettiğini düşünmüş olabilirler. Oysa, Fidan’ın seleflerinden Sönmez Köksal’ın saptaması da akılda tutulduğunda, söz konusu ifade, Türkiye’nin ve iktidarın içinde bulunduğu paradoksa ışık tutuyordu.
Türkiye, bölgede, İsrail’in geleneksel dostu olageldi. Fidan’ın ima ettiği üzere, bugün de bu dostluğu restore etmek istiyor, fakat zemin arıyor, bulamıyordu.
Tıkanmanın en önemli boyutu, burada yaşanıyordu.
‘Çözüm süreci’ bir yılda tüm ivmesini kaybetti
Son “çözüm süreci”nin, bizim gündemimize girmesinin üzerinden bir yıl geçti. Süreç hızlı başlamıştı: Aylarca, sürece bir şekilde aklı yatmayan herkese saldırıldı. Medyadaki borazanlar agresifleşiyor, iktidar en ağır itham ve tehditlerde bulunuyor, yetmediği noktalarda devletin zor gücü devreye giriyordu.
Başlarda bir havanın yaratılması başarıldı. Bugün kimsenin adını bile ezberleyemediği komisyonun kurulmasında, meclisteki özneler üzerinden bir geniş ortaklaşma zemini de sağlandı. Herkesin gözü komisyondaydı.
Ülkenin bir asır sonra en önemli hamlesi olarak görünen sürecin merkezinde duran komisyon, yazın sonlarından itibaren, manşetler arasında ilk sıraya bile yerleşemeyen atışmalara sahne olmaya başladı.
Komisyon tıkandı.
Demirtaş’ın unutulan ‘Lazkiye’ çıkışı bugün niye önemli?
Ancak sorunun, Türkiye’nin nasıl demokratikleşeceği, Kürtlere hangi hakların verileceği, baskı ortamının sürüp sürmeyeceği, Öcalan’ın Ankara’da bir villaya mı yerleştirileceği, Kandil’dekilerin silahları bırakıp nereye gideceği gibi noktalarda olduğunu düşünenler yanılıyor.
TKP başta olmak üzere sürece eleştirel yaklaşanların, başından beri “İçeriğini açıklayın” diye haykırmaları boşuna değildi. Zira süreç, esasında, hiçbir zaman eşitlikle, haklarla, demokrasiyle ilgili değildi. Onlar, müzakerenin değiştokuş nesneleriydi. Hedef, Türkiye’nin konumunu değiştirmek, bölgede Batı müdahalesiyle ortaya çıkan tabloda Batı’nın planlarıyla uyumlu bir mevzi elde etmek, bu arada da Batı’nın hışmından korunabilmek için önlemler geliştirmekti.
Aslına bakılırsa, ilk çözüm sürecinin de içeriği hâlâ anlaşılabilmiş değil. Birçoklarına, ve bu arada Selahattin Demirtaş’la ilgili hükmünü veren yargıya bakılırsa, o süreç, “hendeklere” gömülmüştü.
Oysa hendekler sebep değil, sonuçtu.
İlk çözüm süreci başka bir yerde, dışarıda, Suriye’de tıkanmıştı.
Bazı şeyler çok çabuk unutuluyor. 2013’ün 28 Mayıs’ında başlayan Gezi direnişi sürecinde BDP’nin ve Demirtaş’ın “darbe gördükleri için” eylemlerle aralarına mesafe koydukları hatırlanıyor.
Ama Demirtaş’ın, Gezi başlamadan beş gün önce söyledikleri unutulmuş durumda.
23 Mayıs 2013’te Fatih Altaylı, Habertürk’ü ziyaret eden Demirtaş’ın değerlendirmelerini aktardı. O günlerde de çözüm süreci yürüyor, Kürt hareketi AKP’ye yanaşıyor, iktidar Türkiye’yi büyütme hülyalarıyla kendinden geçiyor, bu hava başkalarına da yayılıyordu.
Demirtaş, Altaylı’ya şöyle söylüyordu: “Suriye’deki Kürt oluşumu, Lazkiye’yi de içine alırsa Kürtlerin büyük bir sorunu ortadan kalkar.”
Aradan geçen yıllarda herkesin öğrendiği üzere, Alevi yoğunluklu Lazkiye yalnızca Suriye’deki Kürt yoğunluklu yerleşimlere uzak değil. Arada bir de cihatçı yuvası İdlib var. Ama Demirtaş, batılı emperyalistlerle el ele kuzeyden Türkiye güneyden İsrail Suriye’yi savaş alanına çevirirken, Türkiye’de görülen hülyalara kendisini kaptırıyordu.
Aynı mülakatta, konuyu çözüm sürecinin özüne, “Türk-Kürt ittifakının bölgedeki potansiyeline” getiriyordu. Altaylı’dan aktaralım:
Ardından Demirtaş, yeni bir Ortadoğu şekillendiriyor.
“Üç Kürt devleti olabilir. İran’da bir Kürt devleti, Irak’ta bir Kürt devleti, Suriye’de bir Kürt devleti. Suriye’de de Irak’taki gibi bir Kürt özerk bölgesi olacağı artık kesin. Tabii bu Suriye’deki Kürt oluşumu, Lazkiye’yi de içine alırsa Kürtlerin büyük bir sorunu ortadan kalkar. Denize alışırlar ve Türkiye’ye tam bağımlılık ortadan kalkar. Irak’ta merkezi yönetim bugünkü anlayışını sürdürürse Irak’taki Kürt devleti tam bağımsız olarak da ortaya çıkabilir.”“Ya Türkiye’deki Kürtler?” diyorum merakla.
“Gerek yok. Ama olabilir de. Burada bir Türk-Kürt konfederasyonu çok büyük bir güç olur. Onu görmek lazım.”
‘Türkiye çözüm sürecini Suriye’ye bağlamamalı’
Çözüm süreci, her seferinde, Kürtlerin hakları, Türkiye’nin demokrasisi değil, Türkiye kapitalizminin bölgesel iddialarıyla bağlantılı oldu. İlki, Suriye’deki gelişmelerle bitti.
El Kaideciler, İhvancılarla birlikte Suriye’nin dört bir yanında terör estiriyor, Türkiye sermayesi üç ülkedeki Kürtler üzerinde nüfuz peşinde koşturuyor, Demirtaş el artırıp Lazkiye’ye gözünü dikiyordu. İşte o dönemde, El Kaide’nin bir kolu yeni bir yola girdi. IŞİD oluverdi. Hızla yayıldı, bölgeyi kan gölüne çevirdi. O dönemecin ardından ABD devreye girdi, Suriye’deki Kürtlerin hamisine dönüşüverdi, Suriye’deki Kürt bölgesine yerleşti.
Denklem değişti. Türkiye’de sermaye iktidarının hülyaları suya düştü, Suriye’de Kürt yapılanmasının hülyaları başka türlü bir şeye dönüştü.
Bir kez daha benzer bir süreç yaşanıyor.
Suriye’deki SDG yönetiminin Dış İlişkiler Şefi İlham Ahmed, dengelerin bir kez daha değiştiğinin açıkça ortaya konulduğu Eylül ayının sonunda, Londra’da El Mecelle dergisine bir mülakat verdi.
Ahmed Şara’nın yıl sonuna kadar bize zaman tanıdığı tehdidi konusunda çok emin değilim ama öyle bir tehdit yaptıysa da nafile, işe yaramaz. Acelemiz yok.
Aceleleri yoktu, çünkü:
ABD Irak özelinde güç merkezini Irak’tan Erbil’e yani Kürdistan Bölgesi’ne kaydırıyor ama genel olarak Irak ve Suriye söz konusu olduğunda ABD askeri ve siyasi gücünü Irak’tan çok Suriye’ye kaydıracak. Suriye bu konuda Irak’tan daha stratejik bir öneme sahiptir.
Sonunda, Türkiye’ye mesaj veriyordu:
Türkiye sürekli Türkiye’deki çözüm sürecini Suriye’deki çözüm sürecine bağlayarak Suriye’deki çözüm sürecini geciktiriyor. Bu bağlantıyı yapmamalı.
Oysa Türkiye’deki çözüm süreci, Suriye’deki duruma göbekten bağlıydı. İlham Ahmed, ABD desteği artacak, o iş de olmayacak diye uyarıyordu.
‘İsrail’le hareket etmek işimize gelir, yeter ki sınırlar değişmesin’
Bugünkü “çözüm sürecinin” başlangıcını hatırlayalım. MHP lideri Devlet Bahçeli, belagat dolu konuşmasında, esas olarak bölgedeki tehlikeye, İsrail’i ima ederek Türkiye’nin varlığına yönelik tehditlere işaret ediyor, iç cepheyi tahkim etme ihtiyacını vurguluyordu.
Süreç bir fırsat penceresiydi, ama aynı zamanda bir tepkiydi. Birdenbire ortaya çıkmış değildi. Türkiye’de devletin ve sermayenin 1980’lerden beri gündeme gelen, uzun zaman da—Medusa’nın Salı belgeselinde ayrıntısıyla aktarıldığı üzere—kendisini MİT çizgisinde gösteren genişlemeci bir eğilimin on yıllardır var olan niyetiydi.
Sönmez Köksal, 1990’ların MİT şefi, bu eğilimin mimarlarından biriydi. Yazının başında aktardığımız Cansu Çamlıbel söyleşisine dönelim. Köksal, tıkanmaya yol açan tehlikeyi sezmiş, muhtemel ki tam da bu yüzden medyayla söyleşmek istemişti. İsrail’le yeniden iyi ilişkiler kurulması gerektiğini ileri sürdükten sonra şöyle devam etti:
-Suriye’deki bu çok parçalı Türkiye’nin nasıl işine gelebilir? Orayı biraz açalım.
Bir kere, istikrarsız ve çok parçalı bir Suriye İsrail’in güvencesi olur çünkü müdahale imkânı var. Bu durum kısa vadede bizim için bir istikrarsızlık unsuru diye mütalaa edilebilir. Çünkü biz her zaman sınırları sağlam ve istikrarlı coğrafyalar peşinde olduk. Ama biraz önce söylediğim gibi, eğer bölgede Türkiye ile İsrail güç mücadelesi yerine bir iş birliği stratejisiyle hareket edebilirlerse, bu bizim de işimize gelir. Burada benim tek kırmızı çizgim, uluslararası sınırların geçerliliğinin korunması.
-“Sınırlar değişmeden bu yapılabilir” diyorsunuz.
Yapılabilir, tabii. Öyle de yapılması lazım zaten. Bazen böyle Türkiye’de irredantist, genişlemeci, olmayacak birtakım hayaller peşinde koşmak isteyen sesler duyuluyor. Bu tür hayaller Türkiye’yi çok zor duruma sokar. Bu dönemde çok akılcı olmak lazım. Sınırlar aynen geçerli kalmalı.
-Siz 2009’da Oslo görüşmeleri kamuoyuna yansıdıktan sonra Milliyet gazetesinde Devrim Sevimay’a verdiğiniz mülakatta ilerde bölgemizde bir Kürt devleti kurulmasından tedirgin olmadığınızı söylemiştiniz. Ama bugün anlıyorum ki aynı duyguda değilsiniz? Bugün Amerikan ağır silahlarıyla donatılmış bir YPG, Kürdistan kurulması istikametinde Türkiye açısından tedirginlik doğuran bir şey mi oldu sizin için de?
Öyle oldu. Türkiye’deki bu yeni sürecin de önünde bir engel olarak ortaya çıktı.
-Yani bu durum Türkiye içindeki barış süreci açısından da bir engel size göre, öyle mi?
Evet, öyle.
Köksal, ilk çözüm sürecinde, Suriye’nin parçalanıp bir Kürt devleti kurulmasını destekliyordu. İkinci süreçte yaşanan tıkanmanın ardından bu tutumunu tamamen değiştirdi: Derhal İsrail’le ilişkiler onarılmalı, sınırlarla katiyen oynanmamalı pozisyonuna çekildi.
Son bir buçuk ayda, büyük bir panik başladı.
Suriye’deki sözde Türkiye zaferi İsrail’in işine gelirse…
Peki yaz aylarında ne yaşandı?
Aslında tek bir olay yaşanmadı. Mesele yazın da başlamadı. Fakat Suriye’nin ve bölgenin geleceğine dair pazarlıklarda, iktidarın “Türkiye’nin fırsat penceresi” olarak gördüğü olanağın hemen hemen tümüyle kapandığı, dahası, kumar oynanan masadan, maliyetinin karşılanması zor bir borçla kalkılması olasılığının epey arttığı, son bir buçuk ayda açıkça anlaşıldı.
Geçen yılın sonunda Suriye’de Esad iktidarının devrilmesiyle sonuçlanan operasyon, Türkiye’deki yandaş medyada ayakları yere basmayan bir havada kutlanmıştı. “Suriye artık bizim” demeye getirenler vardı.
İşin ilginci, yabancı basın da aynı teraneyi sürekli tekrar ediyor, HTŞ ne zaman tepki görecek bir hareket yapsa, “Türkiye’nin kuklaları” gibi sunuyordu.
Oysa aradan geçen zamanda görüldü ki, Suriye’de ortaya çıkan tablo, esas olarak Batı’nın ve İsrail’in işine yaradı.
Zaten geçen yıl çözüm süreci ortaya atıldığında da, Suriye’de Ahmed Şara’nın çeteleri iktidara konduğunda da Türkiye’de iktidar ve devlet içinde hafif tabirle temkinli, daha doğru tarifle epey tedirgin bir kesim vardı. Aradan geçen sürede tedirginlik giderek paniğe yol açtı. Panik, Türkiye’deki iç siyasete de hem muhalefete yönelik hem de iktidar kliklerinin birbirlerine yönelik saldırganlık dozunun artmasıyla açıkça yansıdı.
‘Türkiye’ye kabile devleti muamelesi’
Eylül ortasında, diplomasi muhabiri Barçın Yinanç’ın tabiriyle “Türkiye’ye kabile devleti muamelesi” niteliğindeki bir olay, durumun vahametini ortaya çıkardı. İngiltere’nin dış istihbarat teşkilatı MI6’nın şefi Richard Moore, Rusya başta, yabancı devletlerin halklarından casus devşirmeye yönelik planlarını açıkça ilan ettiği emeklilik konuşmasını yapmak için İstanbul’u seçiyor, bu durumun Türkiye’yi içine sürükleyeceği diplomatik rezaleti zerre önemsemiyordu.
Moore, konuşmasında nasıl casus devşireceklerinin detaylarını veriyor, darkweb üzerinde kurdukları şebekenin tanıtımını yapıyordu. Muhataplar arasında Türkiye’de yaşayanların da olduğu anlaşılıyordu. Türkiye devleti açıktan tepki göstermedi, ama durumdan utandığı, ufak bir detayda anlaşıldı: Anadolu Ajansı, Moore’un o sözlerini sansürledi, servis etmedi.
İngiliz başcasus, Hakan Fidan ve İbrahim Kalın’la yakın dostluklarını vurguladığı o konuşmasında, daha az dikkat çeken ama daha önemli bir başka hususu vurguladı:
Beşşar Esed devrilmeden bir veya iki yıl önce HTŞ ile ilişki kurduk. İngiltere hükümetinin ülkeye (Suriye’ye) dönüşü için haftalar içinde bir yol haritası oluşturduk.
Medya HTŞ taarruzunda esas desteği Türkiye’yi sağladığını anlatadursun, Moore, operasyonda uzun vadeli İngiliz rolünü en üst perdeden duyuruyordu.
Eylül ortasında çıkmaza giren müzakereler
Aynı günlerde, HTŞ’yle SDG arasında müzakereler sürüyor, çok kötü gittiğine dair dört bir yandan işaretler geliyordu. 17 ve 18 Eylül günlerinde, Erdoğan Altan imzasıyla Mezopotamya Ajansı’nda iki kritik haber yayımlandı. Yazı dilinden olduğu gibi servis edildiği hissedilen haberlerde, MİT’in Suriye konusunda ABD ve Fransa heyetleriyle yaptığı görüşmelerde söylediği iddia edilenler faş ediliyordu.
Türkiye’nin talepleri reddedilmekle kalmıyor, Kürt medyası üzerinden bu başarısızlık birilerince göze sokuluyordu.
Suriye konusunda İsrail’in başını çektiği yaklaşım ağırlığını koyuyor, Türkiye’de çözüm sürecini tetikleyen “tehdit” iyiden iyiye kendisini hissettiriyordu.
Bir gün sonra, 19 Eylül’de Hakan Fidan, Mısır kanalı MBC Masr’a verdiği mülakatta, Filistin meselesinde ABD’yi aklamaya yönelik şu sözleri söyledi:
Amerikan iç politikasında on yıllardır oluşturulan bir realite var. O realite, kimin kimi kontrol ettiği ve kim kimi yönetiyor realitesi. Bu son olaylarda da ortaya çıktı ki, aslında Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail politikaları üzerinde sanıldığı kadar da bir etkisi yok. Belki tersi mümkün.
Bir açıdan, dünya gücünün dışarıdan yönetildiğini ima ettiği için ağır bir aşağılama sayılabilecek bu sözler, diğer yandan, Gazze’de yaşananlar konusunda ABD’yi münezzeh tutmaya yönelik bir çırpınış olarak da okunabilirdi. Hele ki, Fidan’ın, bundan üç hafta önce “İsrail’in geleneksel dostlarının da İsrail’le daha fazla beraber görünme, hareket etme lüksü kalmıyor. Günün sonunda herkes bir kamuoyuna hesap vermek zorunda” dediği akılda tutulduğunda…
Karşı karşıya kalınan büyük tıkanma karşısında bir kesim, Köksal’ın açıkça dile getirdiği, İsrail’le uzlaşma ve tehlikeyi bir nebze olsun yumuşatma seçeneğini zorunluluk olarak görmeye başladı.
İsrail’le uzlaşmanın yolu, ABD’den geçiyordu.
New York’ta çekilen teslim bayrağı
Eylül ayında Erdoğan’la birlikte Türkiye’nin de yolu ABD’ye çıkıyordu.
NTV’nin sonradan işine son verdiği muhabiri Hüseyin Günay’ın veciz sözleriyle Türkiye’nin “bir şey alamadığı” New York günleri, AKP iktidarının Trump yönetimine yaltaklanma çabalarıyla geçti.
Bir şey alınamadı, ama her bir şey verildi. Boeingler, F-35’ler gündemin ortasına yerleşti. Türkiye’nin ABD şirketlerinden sıvılaştırılmış doğalgaz alma hamlesi de dillerdeydi. Ama tek başına pek de önemli olmayan o gaz anlaşmasıyla ilgili esas önemli nokta, dikkatlerden kaçtı. Trump, basının “Erdoğan Rus petrolü almayı durduracak mı?” sorusuna, “Bunu söylemek istemiyorum. Ama eğer ben yapmasını istersem yapar” deyiverdi.
New York seyahatinin sonucu, Trump’ın iki dudağı arasından çıkacak, Türkiye’nin yaşamsal enerji ihtiyacına dair en önemli kaynağın gerekirse kesilmesi yönündeki talimatın AKP iktidarınca emir telakki edileceğinin anlaşılması oldu.
İktidarın diğer ortağı Bahçeli’nin, tam da New York’a gidilmeden önce yaptığı “Türkiye-Rusya-Çin” ittifakı açıklaması, varoluşunu Soğuk Savaş yıllarındaki ABD-NATO desteğine borçlu olan MHP’nin tarihsel bir makas değişimine işaret etmiyor, yaşanan sıkışma karşısında ABD’deki nihai pazarlıkta “bakın bizim de elimizde kozumuz var” demeye yönelik pek cılız bir haykırış olarak görünüyordu.
Nitekim, Türkgün’deki Bahçeli’yle TRÇ söyleşisi, Cumhuriyet’te Mehmet Ali Güller’in de işaret ettiği üzere, ilk gün “ABD-İsrail şer ittifakı”ndan bahsedip, son gün “NATO’ya karşı olmayan, hatta NATO’yu bütünleyen, dahası Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) açısından “NATO sigortası” sağlayan bir öneriye dönüşüp sönümlendi.
Erdoğan Bahçeli’nin tuhaf çıkışının amacını çok iyi bildiği için New York’ta konu sorulduğunda “Takip edemedim” diye yanıt vermekte beis görmüyordu. Zaten Bahçeli iki güne çark edecekti.
Eylül ayında yaşananlar, Türkiye’nin içinde bulunduğu büyük tıkanmayı açık şekilde ortaya koydu.
Tıkanma, New York’ta, boyun eğmenin ilan edilmesine yola açtı.
Şimdi “süratle İsrail’le iyi ilişkiler kurulması” çağrıları, Hakan Fidan’ın “kamuoyuna hesap verme zorunluluğu” hatırlatması akılda tutularak, bu tıkanmayı aşmanın olası yollarından biri olarak bir kesimce değerlendiriliyor.
Ama, görünüşe göre, Türkiye sermayesinin fırsat penceresi şimdilik kapandı.
Şimdi, camı çerçeveyi indirmeden nasıl nefes alınabileceğinin hesabı yapılıyor.
Kaynak: haber.sol.org.tr